İlhan Selçuk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İlhan Selçuk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Haziran 2010 Pazartesi

Acaba kızım hangi köşe yazarlarını okuyarak büyüyecek?

Deniz sezonu başladığında Yeşilköy sahili erkenden piknikçilerle dolmaya başlar. Sabah yürüyüşüne bizim ufaklıkla birlikte ne kadar vakitli çıkarsam çıkayım, o piknikçilerden daha önce davranmayı bir türlü beceremem. Ve ne yazık ki, geç saatlerde ancak toplanmaya başlayan çöpler yüzünden, bir önceki günden kalan çerçöple birlikte konuşlanırlar en cazip noktalara.

Yüksek sesle konuşmalar ve çığırtkan avazlar da sabahın köründe başlar böylece. Mina Sofia, kısa bir süre sonra arabasında uykuya dalacağından, bunun ertelenmesinden endişe duyarım hep. Derken, bir o eksikmiş gibi bütün bu kargaşaya çöp arabasının sesi de eklenir.

Sabah yürüyüşünün tadı yaz boyunca kaçar. Çöp kokusu denizin kokusunu bastırır. Artık denize de bakamazsınız, etrafın haline takılmaktan. Kah bankın üzerine bırakılmış bir karpuz kabuğuna gözünüz kayar, kah etrafa gelişigüzel savrulmuş bir önceki günden kalma artıkları gagalayan kargalar dikkatinizi dağıtır. Velhasılıkelam, tek bir güzel görüntüye denk gelemezsiniz güne başlarken.

Bu gün de her zamanki gibi başladı. Sırasıyla bütün piknikçilerin yanından geçtim. Herkes sabah kahvaltısını yapıyordu, kimi çocuklar denize kendilerini çoktan atmıştı. Bir istisna dışında: 11 yaşlarında bir oğlan çocuğu, karnını doyurmaya çalışan ailesinin biraz ötesinde kenara çekilmiş ve gazetesini okuyordu. Görüntü beni şaşırttı, çünkü çok uzun zamandır gazete okuyan bir çocuğa denk gelmemiştim. Çevremdeki hiçbir çocuk artık gazete okumuyordu ne yazık ki.

Oysa ki, bizim jenerasyon okumayı gazetelerle söktü. Hatta sabırsızlandığımızı hatırlıyorum, gazete okuyacağımız günlere kavuşmak için. Bu büyüdüğümüzün bir göstergesiydi, tıpkı otobüsteki askılıklara boyumuzun eriştiği gün gibi. Annelerimize, babalarımıza onlar bir işle meşgulken biz okurduk tüm gazeteyi. Sevdiğimiz bir köşe yazısını, karikatürü ya da haberi ve hatta bazen tüm gazeteyi arşivlemeyi de onlardan öğrendik.

Komşularımızda, tanıdıklarımızda çok vardı örneğin, Cumhuriyet gazetesini, Gırgır'ı atmaya kıyamayıp da paket paket saklayan. Bazen evin bir odası sırf bu merak için gözden çıkarılırdı. Şimdi herhalde çok insana uçuk gelir günlük bir gazeteyi biriktirmek.

Dün, Soner Yalçın sayfasında İlhan Selçuk'u anlatıyordu. Bir de 2009'da yayınlanan bir köşe yazısına yer vermişti. Ben bu yazıyı çok öte zamanlardan bir yerden hatırlıyordum. Zaten üstad, 2008'deki Ergenekon soruşturmasının ardından ciddi bir kalp krizi geçirmişti ve Cumhuriyet de o tarihten itibaren eski yazılarını yayınlıyordu. Ancak, 'Dalkavuk ve Soytarı' başlıklı yazıyı yine aynı zevkle okurken, "İşte" dedim, "biz bu düsturdaki adamları okuyarak büyüdük". Ve ardından da kendi yazımın başlığı geldi: "Acaba kızım hangi köşe yazarlarını okuyarak büyüyecek?"

Üstelik köşe yazarlarımızın hayatlarını ve yaşam deneyimlerini de sular seller gibi, gayet iyi bilirdik. Hayır, kendileri köşelerinde anlattığı için değil, kitaplarından; dergilerde, gazetelerde yer alan röportajlardan... Onlar bizim için gerçek birer rehberdi, biz çekirgeler işte böyle büyüyüp serpildik. Ağaç tepelerine tırmanıp, gazoz kapaklarını ceplerimize doldurarak çocukluğumuzu dolu dolu yaşamasını da bildik, gazeteyi evde ilk kapan kişi olma yarışına da girdik.

Kızıma, ismini Mina Urgan'dan ilham alarak koydum. 'Bir Dinazor'un Anıları'nın ilk yayınlandığı günden beri bu isim aklımın bir köşesinde beklemedeydi.

Urgan, 80 yaşında kendi hayatını kaleme aldığında, hayatını hem dolu dolu yaşayan, hem de bilgi deryası ve ilham verici cesur bir yürekle tanıştırmıştı bizi. Hep, bir kızım olduğunda, onun gibi yaşamın tadını çıkarmasını bilen bir bilge olmasını hayal ettim. Eşim ise 'eksiksiz bilgelik' manasına gelen ve felsefe, sufizim, sofistike gibi pek çok kelimenin kökeni olan Sofia'yı ikinci isim olarak kızımıza yakıştırdı. Erkek kardeşi Oktay'ın deyimiyle bir masal kahramanı ismi gibi olan Mina Sofia da işte böylece doğmuş oldu.

Bu ismi, kışın eşimle birlikte sahilde yürüyüş yaparken, bizden başka kimselerin olmadığı bir günde oluşturmuştuk. İşte, şimdi bu yazı da sahilin en curcunalı olduğu bir yaz günü meydana geldi. İlginç!




21 Haziran 2010 Pazartesi

Hiç bir şey eskisi gibi değil!

Kaç gündür Bach'la konuşup, dönüp dolaşıp aynı konuya geliyoruz: Hiç bir şey eskisi gibi değil!...

Bugün de İlhan Şelçuk'un ölüm haberi üzerine yorum yaparken, bir baktım neticede aynı sözler dökülüyor ağzımdan...

Çocukluğum ve gençliğim Uğur Mumcu, Ahmet Taner Kışlalı, Atilla İlhan ve İlhan Selçuk'u yazılarından ve kitaplarından takip ederek geçti.

20'li yaşların başında, gazeteci olmaya ve hayata yeni yeni tutunmaya çalışırken, Uğur Mumcu'yu kaybettim. Hatta bu kayıp beni akabinde depresyona da soktu; çok önemli bir değerin eceli gelmeden cinayete kurban gitmesini sindiremedim bir türlü ve geleceğimi tehdit altında hissettim. Belli bir süre umudumu yitirmiş bir halde elimde olmadan karalar giyip dolaştım- O yıllarda siyah Türkiye'de pek de sofistike olarak algılanmazdı zaten.

29 yaşıma vardığımda gelecekle ilgili kaygılarımı bir kenara itmiş, işimi gücümü otutturmuş, iyi kötü de pişmiş bir insandım. Derken Ahmet Taner Kışlalı'nın cinayet haberi geldi. Bu sefer depresyona girmesem de, şu dünyada tutunduğum bir değerden daha olmuştum.

Ve yaş 35 oldu. Cumhuriyet'i artık sadece Atilla İlhan'ın yazdığı cuma günleri alıyordum. O alışkanlığın da tadı farklıydı. Alışkanlıkları ve belli rutinleri seven biri olarak, 2005'te yine bir dal koptu benden. Atilla İlhan'ın ölümüyle yüreğimdeki boşluk iyice büyüdü. Eceliyle gitmesi ise tek tesellim oldu.

Neredeyse 40 olmak üzereyim. Sadece günler kaldı yaş günüme. İşte şimdi de İlhan Selçuk'la vedalaştım. Geride bıraktığım yılları dolduran bu dört silahşörün kaybıyla, bir dönem tamamıyla kapandı. Artık hiçbirşey eskisi gibi değil.

Zaten uzun süredir ne gazetelerin tadı vardı, ne de köşe yazarlarının. Televizyon konusuna ise hiç girmeyeceğim bile. Birkaç tane ismi saymazsak, o eski dokusu, aydınlığı yok hiçbirşeyin. Haberi üreten de, tüketen de başka türlü sanki.

Gazeteciliğin en tatlı yıllarında, cesaretin, emeğin, birikimin ve gerçek üretkenliğin övgü aldığı zamanların ucundan köşesinden tatmış biri olarak, şu anki duruma bakıp da üzülmemek mümkün değil. Ancak yayıncılık zaten akıp giden hayatın bir uzantısı.

Ve ne yazık ki, hayat artık çok farklı besleniyor.

Dün gece gördüğüm bir rüya ise sanki bu gerçekliğin altını çiziyordu.

Rüyamda insan gibi görünen, mükemmel profilli ve güçlü bir tür biz gerçek insanları aniden yok etmek için saldırıyordu. Büyük modern bir binada gerçekleşiyordu bu katliam. Ben ise bir köşeye saklanıp henüz sağ kalmayı başarmıştım. Ancak binadan nasıl çıkacağımı bilmiyordum. Derken biri yanıma gelip elimden tuttu, koridora çıktığımızda da bir temizlik görevlisinin terk edilmiş kirli çamaşır arabasından bana anahtarlarla dolu geçiş kartını çıkarıp verdi. Hızlı hızlı o mutantların yanından soğuk kanlılıkla geçip, kartımızı kullanarak dışarıya, caddeye çıkmayı başardık. Yine de temkinli yürüyorduk, çünkü etrafta insan gibi görünenler ya sadece göz yumulduğu için bilerek hayatta bırakılanlardı, ya da bahsettiğim türe ait gerçekte insan olmayan insanlardı.

Böyle bilim kurgu tarzı rüya pek görmem. Bu yüzden de benim için son derece etkileyici ve düşündürücü doğrusu. Üstelik, içinde de bir gerçek saklı gibi nedense; tıpkı rüyamdaki terk edilmiş kirli çamaşır arabasında olduğu gibi....